| A. Esra OSKAY'ın
yazıları |
UMUDU ARAYANLAR
Bir iken iki, iki iken üç olduk. Böyle çoğaldık,
arttık yaşama katıldık. Bir umuda bir hedefe
koşmak için. Yarının umudunu doğudan güneşin
belirlenmesiyle yaşadık. Doğuya sevgi duy¬duk,
yarınlarımıza aydınlık yönü olduğu için.
Geleceğe koştuk. Doğduk, doğurduklarımızı koşuşturduk.
Her günün aynı olacağına nasıl da ümit bağladık.
Sanki hiç kop mayacak belimizdeki deri kemer
gibi. Yuva kurduk, neşemizi dünyaya getirdiğimiz
bebeklerimizle bulduk. Ninnileri sıraladık, annemizden
duyduklarımızla. Öğrendiklerimizle bebeğimizi
be¬şikte olmasa da kucağımızda, dizimizde ayağımızda
salladık. Süt vermek için geceleri gündüz eyledik.
Bir umuda bir yarına... Belki de meçhul aleme...
Yavrularımızı bağrımıza basarken "benim" demeyi
bize çok görecek zamana nasılda yenik düştük...
Sıcak yatak yerine kırık ranzalara, kirli yorganlara
gönderdik. Çocuklarımızı, geleceği¬mizin seslerini...
yıldızları yorgan, kara bulutları yastık yaptık.
Canımızdan kopan, köprü altında yatan yavrularımıza.
İttik fazlalık geldiler. Vücut ağırlığımızdan
da ağır daha ağır geldi minik bebeleri¬miz...
Yada elde olmayan nedenlerle ayrıldık. Alın
yazgısıyla bı raktık onları koca dünyaya. Yollara
kara gecenin sessizliğine, kurtların sofrasına...
Yalnızlığa itilmiş parlak gözler bir umut bir
sevgi arıyor. Bir kadın eli istiyor. Anne olma
tadında başını okşayacak. "Adamım ne haber" diyecek
bir baba sesi arıyor bu çokluktan tekliğe dö¬nen
yavrular umutevinde...
Gördüğüm gözler ışıl ışıldı. Yüzleri kirli
olsa da bir saflık vardı tenlerinde. Titrek
elleri, düşüncelerini donduran maddele¬riyle
kimi ana baba kimi bir yuva arıyor. Umutevi
nin konukla rıı...
Bu konukevi nin adı; Umutevi. Ne yazık ki umut
verecek bir atmosferi duyumsayamadım. Yan resmi
kurum destekli. Temiz¬likten uzak ve bakımsızdı.
Ev havası verilmemişti. Hayırsever¬lerin yardım
etme şansıyla bekleniyordu. Bir çare bir umut
bir sıcak çorba...
İçten yardım edecekler az sayıdaydı. Yada zor
anda bulunul¬duktan sonra onlara uğrarız düşüncesindeydiler.
Nasıl darda ka¬lınca halimize şükür etmeyi
hatırlarız ya. Umutevi konuklanda öyle bir
hatırlama zamanını bekleyen belirsizlikte...
Konuklara merhaba dedim. Çatık kaşlı asık suratlarla
merha¬ba dediler.İsimlerini sordum. Tanışmak
istiyordum, dehşetle ba
İçiyorlardı. Caner adındaki çocuk (on iki yaşında)
bana dolabını gösterdi. Dolabının çelik olmasına
rağmen kapısı kırıktı, yinede kilidine anahtar
kullanıyordu. Dolabının üzerinde kırmızı bir
la¬le resmi vardı.
-Ne güzel bir resim sen mi yaptın?
- Evet... Ben çiçekleri çok seviyorum. Sana
veremem. Yeni¬
sini de yapamam Bırak da kağıda resim yapalım,
çiçek alacak
paramız yok. Ben ilk kez bir çiçek resmi yaptım
o da Hülya
için...
- Hülya kim?
- Sevdiğim kızdı. Terketti beni. Onu bulursam
öldüreceğim,
öldüreyim değil mi?
Konuyu başka sorularla değiştirmeye çalıştım.
Yılana sanlı bir keskin bıçak resmini gösterdi.
Koluna sevdiği kızın adını yazmıştı. Onu ne
kadar çok sevdiğini bana kanıtlamak istiyordu.
- Yaşam nasıl gidiyor ?
- Sana göre hayat nasılsa bize göre de öyle
iyi dediler...
Dolaplarından kesici aletleri çıkarıp gösteriyorlardı.
Her bi¬rinden benimde kız arkadaşım var sesleri
geliyordu. (Böyle kah¬raman olduklarını) belirtmek
istiyorlardı. Dolap içi malzemeleri beni korkuttu.
- Neden bu tür araçları burada saklıyorsunuz
?
- Tabii ki seni kollayan biri vardır. Bizi
koruyan yok. Bunlar
annemiz babamız...
Kesici aletlere bile anne özlemi duyduklarını
gösteriyorlardı. Arkadaşı onu vurduğu zaman
annesi kızamazdı. Anneleri baba¬lan gibi koruyucu,
nesneleri yanlarında bulundurmak inancın-daydılar.
Hatıra defterlerini göstermek istediler. Caner
sıralamıştı. Ya¬renine sevgi dolu, aşk dolu
çocukça duygularını. Dündeki yara¬lan sızıdaydı.
Bilinçaltlan doluydu. Anlatmak, konuşmak hay¬kırmak
istiyorlardı. Dinleyenleri yoktu. İlgi istiyor
öneme alın¬mak istiyorlardı.
Erol yaklaştı;
- Sen ne istiyorsun bizden, ne söyleyeceksen söyle ve git de¬
di...
Odalarda sekiz kişilik ranzalar vardı. Kırık ve döküktü, hava-iizdı. Hiçte
evimizin sıcacık yatağına benzemiyordu. Sorduğum sorulara sitem dolu yanıtlar
alıyordum.
- Rahatmısınız burda?
- Sen nasıl rahat edebilirsen bizde öyle rahatız...
Yosun gözlü küçük bir çocuk, kucağında küçük kurt köpeği¬ni seviyordu. Bana
çok kötü bakıyordu. Köpeğine evlat adını koymuş. "Evlat ne haber" deyip
duruyordu. Biri başına battani¬yeyi çekmiş. Uyuyor gibi bizi dinliyordu.
Arkadaşınızı rahatsız etmeyelim. Bakın uyuyor. Ben gideyim dediğimde öfkelendiler.
Caner "Sende iğrendin bizden değil mi?" Gitme dur biraz daha dediler.
Kurt köpeğini seven yosun gözlü çocuk da yanıma geldi. Gitme kal der gibiydi...
Konukevlerinin bölümlerini beraber gezdik.
Sağlık koşulla o yaş çocukları için uygun değildi.
Mutfak ve lavabolar oldukç kirliydi. Hiç de
ev temizliği yoktu. Balkona çıktık.
Gecenin karanlığında bana bir bardak çay getirdiler.
Çay ba
hane benimle sohbet etmek istiyorlardı. Hepsinin
bakışlarında
korkuyordum. Düşmanca bakıyorlardı. Ama bendeki
sevgi yükü
öyle çoktu ki, onlara yetecek kadar da büyüktü.
Zaman gerekliy
di. Sevgimi yansıtacağım inanandaydım.
Bana gökyüzündeki yıldızlara bakmamı istediler...
- Ay ve yıldızları hiç ağlarken gördün mü?
j
1
. -Ya kara bulutlan?
- Güneş sana hiç küstümü?
- Göremezsin çünkü sen hiç yürekten ağlamadın
değil mi?
Bende ağlayabilen, acılan yüreğimin derinliğinde
özünden yaşayan duygulara sahip olduğumu söyledim.
Ne anlatıyorsam gülüyorlar, alaylı tavırlar
takınıyorlardı.
Caner sordu:
- Sen ne zaman annene anneciğim dedin?
- Anneme ihtiyaç duyduğum anda. Bazen de uzakta
olunca
hasreti yaşadım...
- Seni kucağına aldı mı? Ağladığında göz yaşını
sildi mi?
- Sorunumu açtığım zaman evet...
- En çok neyi kıskanırsın? O na sahip olmak
istersin?
-Ben yaşamımda en çok kitap okuyanları kıskandım.
Daha çok kitabı ben okumalıyım diye yarıştım.
Yine bana güldüler...
Bir yemek tenceresinden çıkan yemek buharının
kokusunu dahi bilmez kıskanmazsan sen bizleri
ne anlarsın, dediler.
Öyle aç, öylesine doyurulmamış duygu kavramları
vardı ki bunların dolma zamanını geçmiş gibi
düşündüm. Bu ancak geli¬şim zamanında aile
içinde alınabilirdi. Onların bu denli aç duy¬gularına
karşı... İçinde bulunduğum durumdan utandım.
Ne on¬ların ne de benim yaşam şeklimizi seçme
hakkımız yoktu. De¬ğiştirme hakkına da sahip
değildik. Zaman, şans ve kaderdi. Oy¬saki dünyaya
hepimiz canlı olarak melek yüzlü annelerimizin
dokuz aylık misafiri iken, aynı çığlıkla merhaba
dedik. Annemi¬zin ya ilki, ya ikincisi ya da
sonuncu bebekleri olarak gelmiştik. Seçme hakkı
verilseydi. Kaçımız şimdiki yaşamına evet derdi.
Kim garibanlığı, fakirliği, çaresizliği en
zoruda kaybolan umu¬du yakalamayı isterdi...
Caner gözlerime bak beni dinle dedi:
- Zengin bir babanın oğlu iken bir sabah uyandığımda
fakir kimsesiz çaresiz beton taş yığınlarıyladım.
Hiçbir şeyim yoktu. Önümde annemin, babamın,
kardeşimin cesetleri çıkarılırken ben o an
kaybolmuştum sizlerin arasından. Günlerce boş
göz¬lerle dolaştım. Issız taş yığınlı savaş
yaşamış şehrimde. İlk açlık hissimde annemin
mercimek çorbasının kokusu burnumdaydı.
Ben çorba yerme çöplerden yiyecek buldum.
Arkadaşlarımda yoktu. Benim artık arkadaşlarım
sesiz yollar, ağaç altlarıydı.
Yağmur altında kaldığım o geceyi unutamıyorum:
Nasıl da ıslanmıştım. Annem olsa babama kızardı: "Neden
çocuğu ara¬bayla almadın." Köprüaltında
bir kuytu köşeye çekildim. Üşü¬yordum. Annem,
kuş tüylü yastığım hayalim. Gazete kağıdı ise
. yorganım olmuştu.
Annemi o gece rüyamda gördüm. Elinde yastığım
vardı. Ba¬na yanıma gel diyordu... Uyandığımda
annem yerine ayaz sert kış mevsimi soğuğu vardı.
Anneme gitmeliydim... Ama gideme¬dim...
İlk kahvaltımı günler sonra yapıyordum. Az
ileride benimle birlikte geceyi geçiren bir
arkadaş, beş zeytin tanesi ile geldi. Kuru
ekmek parçası ile kahvaltı yaptık. Rüyamdaki
annemi ai¬lemi çok özlemiştim. Yarınım yoktu!
Umudum yoktu.
O gün rüyanın etkisiyle yolda yürüyen anne
ve çocukların el¬lerini ayırmayı hep istedim.
Boşluğa doğru yürüyordum. Gelin¬cik çiçekleri
ile dolu bir bahçe gördüm. Gelincikler annemin
du¬dağının rengindeydi. Annem için toplamak
istedim. Ama anne¬ciğimi topraktan sevecek
mezarlığı dahi yoktu... Gelinciklerle dolu
bahçenin altını üstüne getirdim. Annesizliğin
inadına çi¬çekleri köklerinden söktüm. Onlarda
annesiz kalsınlar acı çek¬sinler, diye.
Boş tarlaya uzandım. Taşlarla boğuştum... Taşlan
kaldırıp fır¬lattım... Bağırdım...
Anneeeeeee anneeeee anneeee diye...
Baba babaaaa ya sennnn. Kardeşim bari sen kalsaydın.
Ner-desiniz nerde?
Bir taş parçasını kafama vurdum. Gelincik rengi
akıyordu ka¬nım. Göz yaşlarımla toprağa annemin
yanına gömüldü... Ailemi aradım. Aradım bulamadım...
İşte o gün kabullendim yalnızlığı¬mı...
Benim gibi olanlara arkadaş, olmayanlara ise
nefret duydum. Kötülüklere yanaştığımda ise
annem "şiiştttt dur ayıp" diyor eli¬mi
tutuyor...
İşte ben artık hiçim, yalnızım, umutlarım,
yüreğim, hiçlerle biten yarının yokuşuyum.
Ben bir sokak ÇOCUĞUYUM...
A. Esra OSKAY
|